Duygularınla Temas Ettikçe Kendine Yaklaşırsın
Bazı duyguları hissetmenin yanlış olduğuna çok erken yaşlarda inandırılıyoruz.
Öfke ayıp oluyor. Kırgınlık zayıflık gibi görülüyor. Kıskançlık kötü karaktere, korku ise yetersizliğe yoruluyor. Sonra fark etmeden kendimize bir iç sansür kuruyoruz: “Bunu hissetmemeliyim.” “Böyle düşünmem yanlış.” “Bunu aşmış olmam gerekirdi.”
Oysa bir duygunun varlığı, senin yanlış olduğun anlamına gelmez.
Sadece içinde bir şeylerin dikkatini çekmeye çalıştığını gösterir.
Duygular düşman değildir.
Onlar bastırılması gereken fazlalıklar da değildir.
Tam tersine, duygular insanın iç dünyasından gelen haberlerdir. Her biri bir şey anlatır. Her biri bir kapıyı işaret eder. Ve çoğu zaman en çok kaçtığımız duygular, bize en güçlü bilgeliği getirenler olur.
Bir duyguyu yok saymak, onun etkisini ortadan kaldırmaz.
Sadece onu daha derine iter. Görmezden gelinen duygu kaybolmaz; bedende birikir, davranışlara sızar, ilişkilerde kendini gösterir, bazen yorgunluk, bazen huzursuzluk, bazen de sebepsiz gibi görünen bir iç daralma olarak geri gelir.
Mesela öfke…
Çoğu insan öfkeden rahatsız olur. Çünkü öfke “çirkin” bir duygu gibi öğretilmiştir. Ama öfkenin altında çoğu zaman ihlal edilmiş bir sınır vardır. Bir yerde “Bu bana iyi gelmedi” diyen iç ses vardır. Yani öfke, seni kötü yapmaz. Bazen sadece kendini yeterince koruyamadığın yerleri görünür kılar.
Kırgınlık da böyledir.
Kırılmak istemeyiz, çünkü güçlü görünmek isteriz. Ama kırgınlık, değer verdiğin bir şeyin incindiğini gösterir. Beklentini, hassasiyetini, sevme biçimini anlatır. Kırgınlık sana kalbinin nerede açık kaldığını gösterir.
Korku ise çoğu zaman yanlış anlaşılır.
Korktuğunda kendini güçsüz sanabilirsin. Ama korku çoğu zaman bilinmeyene yaklaşırken ortaya çıkar. Yani bazen korku, yanlış yolda olduğunu değil; tam da büyümenin eşiğinde olduğunu söyler.
İşte bilgelik tam burada başlar:
Duyguyu susturduğunda değil, onunla dürüstçe oturduğunda.
“Ben şimdi ne hissediyorum?”
“Bu duygu bana ne anlatmaya çalışıyor?”
“Bunun altında hangi ihtiyaç, hangi yara, hangi gerçek var?”
Bu soruların cevapları hemen gelmeyebilir. Ama duygunun varlığına izin verdiğinde, iç dünyan seninle daha açık konuşmaya başlar. Çünkü bastırılmayan duygu, dönüşebilir. Görülen duygu yumuşar. Kabul edilen duygu, öğretici hale gelir.
Kendine şunu hatırlat:
Her duyguyu hissetmek zorunda değilsin ama her duygu geldiğinde onun varlığıyla savaşmak zorunda da değilsin. Bazen yapman gereken tek şey, onu hemen düzeltmeye çalışmadan fark etmektir. “Şu an buradasın” diyebilmektir.
Bu, duyguların içinde kaybolmak değildir.
Bu, onların rehberliğini reddetmemektir.
Çünkü insan bazen en büyük içsel gücünü, en kırılgan hissettiği yerde bulur.
Bazen en net farkındalık, en çok kaçtığı duygunun içinden çıkar.
Bazen şifa, iyi hissetmekten önce gerçek hissetmekle başlar.
Duygularının var olmasına izin verdiğinde, içinde dağınık duran birçok şey anlam kazanmaya başlar.
Neye neden kırıldığını, neden yorulduğunu, neden uzaklaştığını, neden aynı döngülere girdiğini daha net görürsün. Ve bu fark ediş, yargıdan değil şefkatten geldiğinde gerçek dönüşüm başlar.
Belki bugün kendine şu izni verebilirsin:
Her şeyi çözmek zorunda değilim.
Ama hissettiklerimi dürüstçe fark edebilirim.
Onları bastırmadan, suçlamadan, utanmadan dinleyebilirim.
Çünkü bazen ruhun en derin bilgeliği, tam da susturmaya çalıştığın duygunun içinde saklıdır.
